İlçenin esnaf kahvesi, gün ışığının yerini alacak olan sarı-kızıl hüzmeleri tamamen yutmuştu.
Mekân, tıpkı güneş batarken kor ateşi sönmeye yüz tutmuş bir demir ocak gibiydi; içeriden sızan loş, kehribar bir ışık dışında etrafa hiçbir şey vermiyordu.
Dışarıdaki lacivertleşen akşama tezatla, içerideki havayı dolduran bayat sigara dumanı, tavşan kanı çayın acı buharı ve beklemiş tahtanın nemli kokusu birbirine karışıyordu.
Ahşap masaların üstüne vuran cılız, tek ampulün titrek ışığı altında, atılan her bir laf, domino taşları gibi bir diğerini deviriyordu.
Burada söylenen her sözün mutlaka bir köşesinden tutan, onu evirip çeviren, tasdikleyen ya da kökten reddeden bir ses, bir el hareketi veya bir göz kırpışı anında beliriyordu. Çünkü bu mekân, sadece bir kahvehane değil, günün tüm hesaplarının, dedikodularının ve yarım kalmış hikayelerinin son kez masaya yatırıldığı bir mahkemeydi.
Kasabanın en farklı kişiliği olan Tilki Bekir için ise hayat, büyük bir pazardı ve her hadise, cebine üç beş kuruş atacağı bir 'fırsat kapısı'ydı. Bekir’in dünyasında iki şeyin sesi, her zaman diğerlerinden yüksek çıkardı: Paranın hışırtısı ve kadınların fısıltısı. Gözleri daima parlak metale ve cazip siluetlere takılırdı. Ancak bu düşkünlüğün ortasında, senelerdir çözemediği bir düğüm vardı: Kızıl Neriman.
Neriman, ilçenin adeta efsanesiydi. Saçlarının kızıllığı, Bekir’in uykularını kaçıracak kadar yakıcıydı. Bekir, avını izleyen bir tilki sabrıyla ona yaklaşıyor, en pahalı lokantada yer ayırıyor, en gözde kumaşları önüne seriyordu. Fakat Neriman, Tilki’ye hep mesafeli bir zarafetle yaklaşırdı; bir adım öteye geçmesine asla izin vermezdi. Tuhaf olan ise, Bekir’i tamamen hayatından itmezdi. Çünkü Neriman’ın hayatı, rüzgâra karşı yelken açmak gibiydi; ne zaman fırtınaya tutulsa, onun limanı Tilki Bekir’in hesapsız desteği olurdu. Bekir bu durumu, "Bir gün benim olacak," diye yorumlar, bu tehlikeli oyunda kendini hayalleri ile avuturdu.
Ve sonra, kasabanın tozlu yollarına Mektepli İrfan’ın gölgesi düştü. Tam sekiz yıl...
İrfan, kasabadan ayrıldığında, ne olduğunu bilmediği bir geleceğe doğru yola çıkmış bir lise mezunuydu. Şimdiyse, büyük şehirlerin üniversitelerinde, eğitimini tamamlamış, zihnini bilgi ve modern bilgelikle donatmış, fakat yüreğini doğduğu topraklarda bırakmış bir adamdı.
Sekiz yıl, bir kasaba için bir neslin yetişmesi demekti. Bu süre zarfında İrfan'ın adı, bir efsane gibi, bazen hayranlıkla, bazen de "fazla okudu" imasıyla anılmıştı.
Ailesinin mütevazı hayatını, elde ettiği 'Mühendis' unvanından daha değerli görmüş, bu taşraya, büyük şehrin gürültüsünü ve hırsını tamamen arkasında bırakarak geri dönmüştü.
Tilki Bekir’in fevriliği ve pervasızlığı, çocukluk arkadaşı olan Mektepli İrfan’ın sakin mantığıyla dengelenirdi.
Kaç kere Bekir’i kumar masasının eşiğinden, yanlış kararların uçurumundan çekip almıştı, kimse sayısını tutamazdı.
Bekir, onun bu fedakarlığını bir hak gibi görürdü; İrfan’ın varlığı, onun hatalarını temizleyen bir sigortaydı.
Fakat bu kez, İrfan’ın dönüşü sadece eski bir düzeni geri getirmedi, yeni bir fırtınanın fitilini ateşledi.
İrfan'ın dönüşü ile Kızıl Neriman, yıllardır aklının derinlerinde sakladığı bir hayalin canlandığını hissediyordu. O, çocukluğunda İrfan’ın gözlerindeki derinliği, geleceğe dair vaadi görmüş ve bu imajı bir hazine gibi saklamıştı. İrfan’ın kasabaya adım atmasıyla, Neriman’ın o mesafeli zırhı erimeye başladı. Artık duygularını gizlemek, ona bir yük gibi geliyordu. İrfan’la her karşılaşmasında, yüzüne yayılan o saklanamaz ışıltı, kahvehanenin en kuytu köşesinden bile seziliyordu.
Tilki Bekir’in o uyanık gözleri, bu değişimi ilk fark eden oldu. Başlangıçta omuz silkerek geçiştirdiği bu 'tesadüfleri', artık sinir bozucu bir örüntü olarak görüyordu. Neriman’ın ona karşı takındığı soğukluk, İrfan’ın yanındayken çözülüyorsa... bu, Bekir’in hırsız ruhunu derinden yaralayan bir hakaretti.
Bekir’in zihninde yer alan, minnettarlığın ve dostluğun kalın zincirleri yavaş yavaş paslanmaya başladı. Çocukluk anıları, İrfan'ın ona yaptığı iyilikler silikleşirken, yerine "Benim olanı çalıyor" fısıltıları yerleşiyordu. Tilki, kalbinde yeni bir hesaplaşmanın tohumunu yeşertiyordu: Kızıl Neriman, onun en hassas, en ulaşılmaz ganimetiydi ve kim olursa olsun, bu ganimete uzanan elin bedelini ödemesi gerekecekti. Hele ki bu el, en yakın dostuna aitse... ihanetin tadı daha bir acı ve çekilmez olacaktı.
Tilki Bekir, fırsat kollayan gözlerini son günlerde ilçenin en değerli arazisine dikmişti: Eski Hükümet Konağı’nın hemen yanındaki metruk arsa. Burası, kasabanın planlanan yeni ticaret merkezinin kalbi olacaktı ve Bekir, arsayı değerlenmeden önce el altından kapatma peşindeydi.
Ancak bir sorun vardı: Arazinin tapu işlemleri karmaşıktı ve Bekir’in istediği hızda ilerlemiyordu. Bekir, bu işi çözebilecek tek kişinin, büyük şehirde okumuş, ince detayları görmekte usta olan Mektepli İrfan olduğunu biliyordu.
Bir akşam, İrfan ailesine yardım ettiği dükkândan çıkarken, Bekir pırıl pırıl arabasıyla İrfan’ın önünde durdu.
“Mektepli,” dedi Bekir, camı indirirken, sesi yağ gibiydi. “Sana hayatının en temiz, en zahmetsiz işini getirdim. Yarısı senin, yarısı benim.”
İrfan, dostunun bu her zamanki kurnaz yaklaşımını yüzünde acı bir gülümsemeyle karşıladı. “Bana kâr payı teklif ediyorsan, bil ki işin içinde bir tilkilik vardır, Bekir.”
Bekir aldırış etmedi, arabanın kapısını açıp İrfan’a işaret etti. İrfan isteksizce bindi.
“Bak dostum,” diye başladı Bekir, eliyle yan arsayı işaret ederek. “Bu arsa altın. Ama bürokrasi, bu altını kitlemiş. Benim istediğim tek şey, o tapu kayıtlarındaki küçük boşluğu bulman. Legal mi? Elbette. Sadece biraz... hızlandırma gerekecek. İşlem hallolduğunda, ben burayı alıyorum, sen de tek imzanla buradan beş ailenin bir yılda kazanamayacağı bir para kazanıyorsun.”
İrfan, Bekir’in teklifindeki kokuşmuşluğu hemen sezdi. Bekir’in “hızlandırma” dediği şey, tapu memurlarını ikna etmekten, evraklar üzerinde ustaca oynanmış bir yasal dolandırıcılığa kadar gidebilirdi.
“Bekir, ben böyle bir işe girmem. Benim diplomam, senin kirli işlerine alet edilecek bir araç değil,” dedi İrfan, sesi sertleşerek.
Bekir, sakinliğini korudu ama gözlerindeki tilki parıltısı keskinleşti. Elini İrfan’ın omzuna koydu ve fısıldadı:
“Acele etme Mektepli. Unutma, sen bu kasabaya aileni sırtlamak için döndün. Bu para, aileni üç sene boyunca sırtından indirir. Hatta daha da fazlası…”
Bekir, tam bu anda zehirli vuruşunu yaptı.
“Daha fazlası... Kızıl Neriman.”
İrfan, Neriman'ın isminin aniden bu kirli ticaretin ortasına atılmasıyla irkildi. “Neriman’ın ne alakası var?”
“Her alakası var, dostum,” dedi Bekir, alaycı bir ses tonuyla. “Senin o ‘masum aşkın’, sadece temiz eller ister sanıyorsun. Ama Neriman, güçlü bir adamın güvencesini ister. Benim gibi, kasabayı avucunda tutan bir adamın. Senin elinde ise ne var? Üç kasa nar parası. Ama bu parayı alırsan... ona şehirde kuracağın bir hayatı teklif edebilirsin. Anladın mı şimdi? Bu, sana Neriman’ı kazandıracak tek bilet.”
İrfan’ın yüzü mosmor oldu. Bekir, dostluğuna, namusuna ve en hassas noktası olan gizli aşkına aynı anda saldırmıştı.
"Sen... Sen tam bir alçaksın, Bekir!" diye bağırdı İrfan. "Benim hayalimi, kendi ahlaksız kazancına meze yapmaya mı çalışıyorsun? Ben namusumla kazanırım ve Neriman da eğer isterse bu ellerin kıymetini bilir. Senin kirli paranla kurulan hiçbir hayata ihtiyacım yok!"
İrfan, kapıyı hızla açarak arabadan indi. Bekir’e son bir öfke dolu bakış attı.
"Bu teklifi kabul etmediğim gibi, o arsa işinin de peşini bırakmayacağım. Seni bu kasabaya ihanet ederken izlemeyeceğim!"
Tilki Bekir, İrfan'ın arkasından baktı. Yüzündeki yağlı tebessüm, sert bir çizgiye dönüştü. Dostunun sırt çevirişiyle, Bekir’in içindeki kıskançlık ve öfke artık geri dönülmez bir düşmanlığa dönüşmüştü.
"Demek öyle, Mektepli," diye mırıldandı Bekir. "O zaman kendi ellerinle kurduğun o namuslu hayatı, benim nasıl alaşağı ettiğimi izle."
Bu olay, Bekir ve İrfan arasındaki dostluğun tamamen bittiği, Bekir’in İrfan’a karşı düşmanca planlar kurmaya başladığı an oldu.
Tilki Bekir’in , Mektepli İrfan’a duyduğu öfke, sadece reddedilmekten kaynaklanmıyordu; bu öfke, Neriman’a ulaşma yolundaki en büyük engelin, daima yanında duran bir dost olduğunu fark etmesinden doğuyordu. İrfan’ın dürüstlük kalkanı, Bekir’in fırsatçı hamlelerine karşı en büyük tehditti.
Tilki Bekir’in ilk düşmanca planı, İrfan’ı tamamen bitirmek değil, onun itibarını zedelemek ve onu maddi olarak öyle bir köşeye sıkıştırmaktı ki, İrfan en sonunda, o reddettiği kirli paraya muhtaç hale gelsin. Üstelik bu plan, Neriman’ın gözünde Bekir’i kurtarıcı pozisyonuna sokacak ince bir ayar içeriyordu.Hedefini İrfan’ın ailesinin dürüstçe işlettiği, ilçenin güvenilirliğiyle nam salmış sebze ve kuru bakliyat dükkânı olarak belirledi. Kasabadaki en güvenilir kaynağı olan, genellikle ona bilgi taşıyan, küçük esnaf Hüsmen’i yanına çağırdı. Hüsmen’e, yüksek bir ücret karşılığında, kritik bir görev verdi:
İrfanların dükkânından düzenli olarak en kaliteli mercimek ve pirinç alan, ilçenin saygın lokantalarından birine, bu kez birkaç çuval içine ustaca karıştırılmış bozuk, küflü mal satılmasını sağlayacaktı.
Bu bozuk mallar, doğrudan İrfan’ın kendisinin paketlediği çuvalların içine, depoda kısa bir anlık boşlukta karıştırılacaktı. Amaç, İrfan’ın dükkânına olan güveni sarsmaktı.
Bozuk mallar lokantaya ulaşıp da şikâyetler başladığında (ki Bekir, lokanta sahibinin sinirini biliyordu), Bekir’in sonraki hamlesi hazırdı.
Bekir, her zamanki uğrak yeri olan kahvehaneye, her şeyden habersiz ve masum bir yüz ifadesiyle oturacaktı. Yanına oturan herkese, 'esefle' ve 'üzüntüyle' şu bilgiyi fısıldayacaktı:
“Duydunuz mu? Mektepli İrfan’ın dükkânından aldığı mercimekler yüzünden, Lokantacı Rıza Efendi az kalsın zehirleniyormuş. Yazık, İrfan şehirde okudu geldi ama kalite kontrolden anlamıyor galiba. Ya da ne bileyim, belki de o şehir hayatına fazla alıştı da kolay yoldan para kazanma derdine düştü, ürünlerine dikkat etmiyor.”
Böylece Bekir, hem İrfan’ın eğitimli ama beceriksiz olduğu imajını çizecek, hem de dürüstlüğüne şüphe tohumları atacaktı. Kasaba halkı, Tilki Bekir’i zaten fırsatçı bilirdi, ama İrfan’ın dürüstlüğüne olan güvenleri sarsılırsa, bu Bekir için zafer demekti.
Tilki Bekir’in planı, beklediğinden daha hızlı ve acımasız işledi. Lokantacı Rıza Efendi, bozuk çıkan bakliyat yüzünden sadece İrfanların dükkânıyla değil, kasabadaki birkaç başka esnafla da ilişkisini kesti. Ama en büyük darbe, İrfan’a vuruldu.
Bekir’in ustaca yaydığı, “Mektepli, şehirden döndü ama kolay paraya alıştı, malı kontrol etmiyor” dedikodusu, kuru bir yangın gibi yayıldı. Kasabanın yaşlıları, İrfan’ın dürüstlüğünden şüphe etmeseler de, Bekir’in fısıltıları zihinlerde bir güvensizlik gölgesi bırakmıştı. İrfan’ın dükkânına gelen müşteri sayısı hızla azaldı , dükkânın boş kalan raflarına bakarken çaresizdi. Zarar gören sadece mal değildi, yıllardır babasından devraldıkları güven sermayesiydi. Yeni bir toptancı bulmakta zorlanıyor, eski alacaklılar ise paralarını hemen istiyordu. İrfan, büyük şehirde öğrendiği tüm bilgeliğe rağmen, bu küçük kasabanın dedikodu çarkına karşı koyamıyordu. Maddi sıkıntılar, ailesinin omuzlarına bir dağ gibi çökmüştü.
Kızıl Neriman, olan biteni uzaktan izliyordu. İrfan’a karşı beslediği duygular güçlüydü, ancak Bekir’in de öngördüğü gibi, bu zor durum onun zihninde karmaşa yaratıyordu. İrfan’ın yanına gidip destek olmak istese de, Bekir’in gözlerinin her yerde olduğunu biliyordu. Ayrıca, Neriman’ın kendisi de zaman zaman Bekir’in desteğine ihtiyaç duyduğu için, ona karşı açıkça cephe alamıyordu. Bu sessizlik ve mesafe, İrfan’ın acısını daha da derinleştiriyordu. Neriman’ın yüzündeki endişeli ifade, Bekir’in yüzünde sinsi bir memnuniyet yaratıyordu.
Tilki Bekir, İrfan’ın çöküşünü izlerken kendini zafer kazanmış hissediyordu. Artık önünde hiçbir engel kalmamıştı.
Ancak Bekir, açgözlülüğünün tuzağına düştü. İrfan’ı saf dışı bıraktığına emin olduktan sonra, asıl hedefi olan eski Hükümet Konağı arsası için harekete geçti.Tapu Müdürü ile doğrudan yüzleşmekten , aklındaki plana ortak etmekten çekindi. Çünkü biliyordu ki müdüre böyle bir teklifle gitse, müdür onu kapı dışarı ederdi. Tapu Müdürü’ne doğrudan gitmek yerine, şehirdeki karanlık bağlantılarını kullandı. Müdürü tanımayan, ancak tapu işlemleri ve evrak taklidi konusunda uzmanlaşmış bir aracı buldu. Bu aracı, Bekir’in verdiği yüklü miktardaki parayla, arsa kayıtlarındaki boşlukları kullanarak arazinin bir kısmını üçüncü bir şahıs adına geçirip, sonra Bekir'e satacaktı.
Aracı, Bekir’den aldığı evraklar ve yetki belgeleriyle tapu dairesinde işleme başladığı sırada, beklenmedik bir şey oldu. Tapu Müdürü, evraklardaki bir detayın fazla kusursuz olduğunu fark etti. Şüpheyle, dosyanın geçmişini incelediğinde, bu arsanın Tilki Bekir'in uzun zamandır göz koyduğu yer olduğunu anladı ve her detayı takibe başladı. En nihayetinde Aracı, tapu dairesinden çıkmaya hazırlanırken suçüstü yakalandı. Sorgu sırasında, parayı ve talimatı Tilki Bekir’den aldığını itiraf etmek zorunda kaldı.
Haber, kasabada bomba etkisi yarattı. Tilki Bekir, kendisini namuslu gösterdiği bir oyunda, en kirli işi yapmaya çalışırken yakalanmıştı. O, İrfan’ı küçük hesaplarla kirletmeye çalışırken, kendisi büyük bir dolandırıcılık teşebbüsüyle damgalanmıştı.
Bekir, polisler tarafından dükkânının önünden götürülürken, kahvehanede oturan herkes şok içindeydi.
İrfan, dükkânının kepengini kapatırken bu haberi duydu. Kalbinde ne bir zafer sevinci ne de bir intikam tatmini vardı; sadece çocukluk dostunun kendi hırsının kurbanı olmasının acı gerçekliği vardı.
Tilki Bekir’in yakalanması, kasabada bir deprem etkisi yarattı. İrfan’ın bu teklifi daha önce kendisine yaptığını anlatması ve bozuk ürün olayının da aralarındaki tartışma sonrasında olduğunu anlaması ve kasabalıya anlatması ile İrfan'ın dükkânına atılan çamur ise temizlenmeye, itibar ise iade edilmeye başlandı. Kasabalı, Bekir’in kurnazlık maskesinin ardındaki büyük ahlaksızlığı görmüş ve Mektepli İrfan’ın dürüstlüğünü yeniden taçlandırmıştı. Dükkân yeniden canlanıyordu.
Ancak İrfan'ın ruhundaki yara derindi. Eski dostunun hırs uğruna düştüğü duruma üzülüyor, ama aynı zamanda ona karşı duyduğu kırgınlık bir türlü geçmiyordu.
Kızıl Neriman, olan biteni herkesten farklı bir açıdan görüyordu. O, Tilki Bekir’den sadece destek değil, aynı zamanda güç ve sınır tanımayan cesaret alıyordu. Şimdi, gücün de paranın da onu kurtaramadığını görmüştü. Bekir, ona hep bir kaçış yolu, bir sığınak sunuyordu, ama o sığınak şimdi yıkılmıştı.
Neriman, ne Bekir’in kirli parasıyla kurulacak hayata, ne de İrfan’ın dürüst ama küçük kasaba hayatına aitti. O, hep daha fazlasını arzulayan bir ruha sahipti.
Bir öğleden sonra, İrfan dükkânın kapısında dururken, Neriman sessizce yaklaştı. Üzerinde en sevdiği kırmızı ceketi vardı.
“İrfan,” dedi, sesi beklenmedik şekilde sakin ve kararlıydı. “Sen haklıydın. Dürüstlük kazanır.”
İrfan, kalbi hızla çarparak ona baktı. Nihayet, o beklediği an gelmişti.
“Neriman… ben—”
Neriman, İrfan’ın sözünü kesti. Bakışlarında geçmişe dair bir vedanın hüznü vardı.
“Biliyorum, her şeyi biliyorum. Ama benim sana söyleyeceğim başka bir şey var.” Neriman elini uzattı, elinde buruşuk bir tren bileti vardı. “Sen bu kasabaya aitsin, İrfan. Ait olduğun yerde, dürüst ve sağlam bir hayat kuracaksın. Ama ben... ben ne Bekir’in , ne de senin dürüstlüğünün ödülü olabilirim.”
Neriman, gözlerini İrfan’ın gözlerine dikti. “Benim hayatım, her zaman trenlerin kalktığı yerde başlar.”
Neriman, elindeki bileti sıkıca tutarak gülümsedi. “Sana ve bu yeni hayata başarılar Mektepli. Belki de gitmelere düşkün olanlar, en baştan beri hiçbir yere ait olmayanlardır.”
Bir öpücük dahi vermeden, Neriman hızla oradan uzaklaştı. Kırmızı ceketi, kasabanın tozlu yolunda hızla kaybolan son bir alev gibiydi. Neriman, kimseyi seçmemişti; ne Tilki’yi ne de Mektepli’yi.
İrfan, elinde sadece Neriman’ın vedasıyla kalmıştı. İlk başta boşluk hissetti, ama sonra omzundaki ağır yükün kalktığını fark etti. Ne Bekir’in hırsı ne de Neriman’ın tutkulu gölgesi artık onun üzerindeydi.
Ertesi sabah, İrfan dükkânın kapısını açtı. İçerideki mis gibi demli çay kokusu, dürüst emeğin kokusuna karışıyordu.Zor da olsa gülümsedi.
Bekir’in kirlettiği o hava temizlenmiş, Neriman’ın gitmekle açtığı boşluk ise zaman içerisinde kendi emeğiyle dolacaktı.
Ve İrfan, o gün demlediği çayının tadına bakarak şöyle düşündü ;
O, artık kasabanın Mektepli İrfan’ı değil, dürüstlüğün ve sebatın timsali olan İrfan Efendi idi.
